1. Ana
  2. Psikoloji
  3. Psikanalitik Açıklamalarıyla 5 Alfred Hitchcock Filmi

Psikanalitik Açıklamalarıyla 5 Alfred Hitchcock Filmi

Alfred Hitchcock ismini duyunca aklınıza ilk ne geliyor?

Korku duayeni? Gerilim filmlerinin babası?

Bunlar kesinlikle doğru olsa da Hitchcock sinemasının asıl can alıcı noktası taşıdığı Freudyen niteliktir. Tıpkı Freud’un insan bilincinin katmanlarını ortaya attığı yapısal kuramında olduğu gibi Hitchcock’un sineması da katmanlardan oluşur. Gerilim sadece buz dağının görünen kısmıdır, görünmeyen kısım ise Freudyen ögelerle adeta dolup taşmaktadır. Öyle ki Freud ile aynı dönemde yaşıyor olsalardı senaryoları beraber yazdıklarını rahatlıkla düşünebilirdik. Usta yönetmenin filmlerindeki bu gizil anlamları keşfettiğiniz andan itibaren filmlerinden aldığınız zevk çok daha farklı olacak.

Psikanalize, özellikle de Freud ve Lacan’a yeterince hakim değilseniz filmleri bu bağlamda yorumlamak biraz zor olabilir, ama endişe etmeyin. Çağımızın süperstar filozofu Slavoj Zizek bunu bizim için çoktan yaptı. Zizek aynı zamanda bir psikanalist olduğu için filmlere bambaşka bir pencereden bakabilen derinlikli bir zihne sahip. 2006 yapımı The Pervert’s Guide to Cinema belgeseli ile çoğu kült filmi yalayıp yuttuğunu düşünen sinefillerin bile daha önce hiç fark etmedikleri noktaları, entelektüel bilgi birikimini sinema tutkusuyla harmanlayarak aydınlatıyor Zizek. Üstelik bunu aşina olduğumuz espritüel üslubuyla yaptığı için tüm sinefillerin tatması gereken oldukça keyifli bir film okuma seansı olduğunu söyleyebilirim.

Zizek; The Matrix, Fight Club, Star Wars gibi birbirinden meşhur filmler de içinde olmak üzere 43 sinema klasiğini yorumluyor. Hem de bu filmlerin çekildiği gerçek mekanlarda veya birebir replikalarında.

Eğer Hollywood’un bir rüya fabrikası olduğu görüşüne katılıyorsanız çok haklısınız, ama Freudyen bağlamda olmak kaidesiyle. Çünkü belgeseli izledikten sonra Hollywood yapımlarının rüyalar, fallik agresyonlar, bilinç dışı çatışmalar, Oedipus ve Elektra kompeksleri gibi psikanalitik kuramlarla bezenmiş olduğunu göreceksiniz.

Belgeselde; Charlie Chaplin, David Lynch, Stanley Kubrick, Andrei Tarkovsky, Ingmar Bergman gibi sinema devlerinin filmlerinin psikanalitik okumaları da mevcut fakat sayı olarak en çok film Hitchcock’a ayrılmış. O zaman gelin Hitchcock sinemasında “bir puronun belki de sadece bir puro olmadığı” durumlara sempatik filozofumuz Zizek’in yorumları üzerinden bir göz atalım.

 

“En sapık sanat sinemadır. Size arzuladığınız şeyi vermez, nasıl arzulayacağınızı söyler.”

 

1. Psycho (1960)

Hitchcock’un belki de en ünlü filmi olan, korku janrının vazgeçilmezi Psycho, Oedipus kompleksini ve Freud’un yapısal kuramını ders niteliğinde işleyen bir yapımdır. Yapısal kuram özetle, kişiliğin üç katmandan oluştuğunu öne sürer. Bunlar ego, süperego ve iddir. İd, dürtülerimizin barındığı ilkel alt benliğimizdir. Süperego, toplumla karşılaştığımız zaman oluşan ve idin arzularını bastırmaya çalışan üst benliğimizdir. Ego ise bu iki katman arasında ara buluculuk yaparak bir tampon görevini üstlenir. Oedipus kompleksi de son zamanlarda popüler kültürde de geniş yer kaplayan bir fenomen haline geldi. Tek bir cümleyle, erkek çocukların annelerine duydukları aşkın yanlış olduğunu öğrenmeleri üzerine kapıldıkları kastrasyon (hadım edilme) anksiyetesi olduğu söylenilebilir.

Psycho’daki annenin yaşadığı ev de 3 katlı. Bu katlar bilincin her bir katmanını temsil ediyor. Zemin kat Norman Bates’in egosudur. Norman orada normal bir oğul gibi davranmaktadır. Üst kat ise annesel süperegodur. Norman’ın ölü annesi, onun süperegosunu domine etmektedir. Son olarak bodrum katı da yasak dürtülerin olduğu idi temsil eder. Norman’ın annesini üst kattan bodruma taşıması bu noktada anlamlanıyor. Norman, cinayetlerini işleyebilmek için onu ayıplayan süperego-anneyi ortadan kaldırarak kendini tamamen idin dürtüsel gücünün kollarına bırakıyor.

2. Vertigo (1958)

Vertigo bir bina çatısındaki kovalamaca sahnesiyle açılır. Dedektif Scottie, çatıdan düşen ortağını kurtaramayınca patolojik seviyede bir yükseklik korkusuna kapılır ve emekli olur. Scottie’nin vertigoya dönüşecek kadar patolojik seviyedeki yükseklik korkusu, kastrasyon anksiyetesi olarak da yorumlanabilir. Scottie, bir süre sonra çok yakın bir arkadaşı tarafından ruhsal sağlığından şüphe ettiği gerekçesiyle karısını (Madeleine) takip etmesi için görevlendirilir. Scottie ve Madeleine kısa süre içinde birbirine aşık olur fakat Madeleine bir çan kulesinden atlayarak kendini öldürür.

Madeleine’ın şok edici intiharından sonra Scottie ona tıpa tıp benzeyen bir kadınla (Judy) karşılaşır ve onu her yönden Madeleine’e benzetmeye çalışır. Bu bir bakıma, Judy’yi hiçleştirmektir. Scottie, Judy’nin büyüleyen feminen güzelliğini, kendi eril düşlemine bir tehdit olduğunu varsayarak ona sahip olabilmek için onu hiçleştiriyor. Onu arzulayabilmek ve sonunda cinsel birleşme yaşayabilmek için onu ölü Madeleine’a dönüştürüyor. Böylece hayattayken sahip olamadığı Madeleine’e şimdi sahip olabilecektir.

Vertigo, “Tek iyi kadın ölü kadındır.” sözünü gerçeğe dönüştürüyor bir nevi.

3. The Birds (1963)

Zengin ve sosyetik bir kadın olan Melanie Daniels’ın, aşık olduğu adamın (Mitch) peşinden Bodega Körfezi’ne gitmesiyle başlayan masum hikaye, korkunç bir kuş saldırısına dönüşür. Yani yüzeyde görünen budur, korku ögelerini çıkardığımızda ise hikayenin arka planındaki ödipal komplekslerle karşılaşırız. Annesi, Mitch’in Melanie’ye beslediği romantik duygulardan rahatsız olur ve oğlu ile aralarında ensest bir gerilim yaşanır. Mitch, kendini aşırı korumacı annesi ile Melanie arasında bulur. Fakat burada asıl soru, kuşların neden saldırdığıdır. Bu sorunun psikanalitik çerçevedeki cevabı; kuşların saldırısının, kıskanç anne figürünün temsil ettiği süperegonun patlamaları olduğudur. Tam da Melanie’nin o gece o evde kalacağı konusunun açılması üzerine kuş saldırısı başlar, yani annenin olası bir cinsel birlikteliği engelleme gayretidir bu saldırı. Özetle, kuşlar ödipal enerjinin temsili, kuşların saldırısı ise süperego baskısıdır.

4. Rear Window

“Sinema sanatı arzu uyandırmaktan, arzuyla oynamaktan oluşur. Ama aynı zamanda, onu güvenli bir mesafede tutar, evcilleştirir, elle tutulur kılar.” -Slavoj Zizek

Hitchcock, Rear Window’da; çoğu filminde minik vurgular yaptığı röntgencilik konusunda bu sefer seyirci ile röntgenci arasındaki farkı tamamen kaldırıyor. Jeff bacağındaki sakatlık sebebiyle tüm gün evde oturmakta ve karşı apartmandaki daireleri tek tek dürbünüyle dikizlemektedir. Bu noktada, Zizek’in yukarıdaki iki alıntısıyla birlikte Lacan’ın objet petit a kavramından bahsetmek gerekiyor. Objet petit a, ulaşılamayan arzu nesnesidir. Zizek’e göre sinema sanatı, özellikle de Hitchcock sineması bu arzu nesnesini manipüle etmeyi çok sever. Filmde Jeff’in kırık bacağını ve dikizleme takıntısını kastrasyon anksiyetesiyle bağdaştırırsak, dikizlediği kişiler de onun objet petit a’ları oluyor. Yanı başındaki güzeller güzeli Lisa’ya hiç de ilgi duymayan Jeff’in aklında sürekli karşı binayı dikizlemek var. Lisa filmin sonlarına doğru ancak dikizlenen konuma geçtiği zaman Jeff’in arzu nesnesi haline gelebiliyor. Bir sahnede, Jeff tam Lisa ile yakınlaşmaya başlayacakken nereden geldiği belli olmayan bir soprano sesi duyuyoruz. Zizek’e göre sesin tam da bu zamanda duyulması Jeff ve Lisa arasındaki cinsel birleşmeyi önlemeye çalışan annesel süperegoya işaret ediyor. Bu tanımlamayan sesler sinemada, le voix acousmatique (akusmatik sesler) olarak adlandırılıyor. Aynı durum Psycho’daki annenin sesi için de geçerli. Sesin kaynağını hiçbir zaman görmüyoruz fakat anneye ait olduğunu düşünüyoruz.

5. North by Northwest

Bu listenin son filmindeki Freudyen sembolizmin ifşası ise Zizek’ten değil yönetmen Hitchcock’un ta kendisinden geliyor. Filmin son sahnesinde, Eve ve Thornhill’in yatakta sarılıp öpüşmeye başladıkları an trenin tünele girme sahnesi apaçık cinsel birleşmeyi sembolize ediyor. Nihai kavuşmanın ardından ne olacağını esprili bir fallik sembol üzerinden gösteriyor bize Hitchcock. François Truffaut ve Hitchcock’un diyaloğunu içeren Hitchcock & Truffaut kitabında, Hitchcock sahneyle ilgili şöyle bir yorumda bulunuyor:

“Fallik bir sembol… Muhtemelen şu ana kadar yaptığım en edepsiz çekimlerden biri.”

 

Referanslar:

*The Pervert’s Guide to Cinema (2006)

*Yamuk Bakmak, Slavoj Zizek (1991)

*Hitchcock & Truffaut, François Truffaut (1966)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>