20. Yüzyılda Çekilmiş En Etkileyici 10 Distopya Filmi

Çoğu kere yakın gelecekte dünyanın ne kadar duygudan, merhametten uzak ve yaşanılmayacak bir yere evrileceğini anlatan distopya filmlerinin 20. yüzyılda çekilenlerinden bir bölümü listeliyoruz bu yazıda. Distopik filmler genellikle dünyanın nükleer savaşlardan, uzaylı istilasından, doğal afetlerden ya da yıkıcı ayaklanmalardan sonraki halini anlatırlar. Twelve Monkeys, Blade Runner gibi bilimkurgu filmlerinden Mad Max, Children of Men gibi aksiyon filmlerine, V for Vendetta ya da The Hunger Games gibi aksiyon filmlerine kadar birçok distopya filmi dünyanın kötü geleceğini etkileyici bir biçimde izleyiciye aktarırlar.

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere biz de bu filmlerden en etkileyici olan 10 tanesini aşağıda listeledik.

1. THX-1138 (THX-1138 – 1971)

THX-1138

George Lucas’ın ilk gelecek filmi, işin ironik kısmı muhtemelen yetişkinlere yönelik diyebileceğimiz tek filmi. Robert Duvall duyguları yok etmek üzerine dizayn edilmiş ağır meditasyon yöntemiyle halkı bastıran yeraltı devletinde standart bir işçidir. Bazı olaylar yüzünden aldığı meditasyonun dozunda değişiklikler olunca kendini bir anda duygusal bir ilişkinin içinde bulur ve tek çaresi oradan kaçmaktır.

2. Fahrenheit 451 (Değişen Dünyanın İnsanları – 1966)

Fahrenheit-451

Ray Bradbury’nin aynı isimli romanından uyarlanmış olan Fahrenheit 451, Fransız Yeni Akım yönetmeni François Truffaut’u ünlü etmiş, ilk renkli ve tek İngilizce filmi olmuştur. Film, halk okuyup da yeni fikirler edinmesin diye tüm kitapları yakmakla görevlendirilmiş itfaiyecilerden birinin genç bir öğretmen ile tanışması ve öğretmenin ona kitapları sevdirmesinden sonra itfaiyecinin dünyayı daha farklı görmeye başlayarak artık yaşamından tatmin olmamaya başlamasını anlatıyor.

3. Sleeper (200 Yıl Sonra – 1973)

Sleeper

Woody Allen’ın distopya görüşü akla gelen en iyimser görüşlerden biri. Bir organik gıda marketinin sahibinin yanlışlıkla insan dondurma işlemine katılması ve 200 yıl sonrasında uyandığında kendini diktatör devlete karşı savaşan bir grup isyancının arasında bulmasını anlatıyor. Diğer birçok distopya çalışmasına dokundurma yaptığı halde kendisi çok da ciddiye almıyor işini. Allen’ın filmi biraz latife dolu olsa da eleştirmenler tarafından distopya kategorisinde sayılıyor.

4. Blade Runner (Bıçak Sırtı – 1982)

Blade-Runner

Ridley Scott’un geleneksel bilimkurgu kara film başyapıtı olan Blade Runner, distopyanın kriterlerine tam olarak uymasa da, yeteri kadar kaygılanacak şey veriyor bize. Blade Runner 2019 yılının Los Angeles’ında büyük şirketler tarafından yaratılmış, sonralarda Dünya’da bulunması yasaklandığı için Dünya dışında görevlendirilmiş, ‘replicant’ diye adlandırılan robotlardan bahsediyor. Asıl olay ise Rick Deckard’ın Dünya’ya kaçak giren replicantları yakalamak üzere görevlendirilmesi fakat filmin karakteristiğine en önemli etkiyi Los Angeles’ın görünüşü yapıyor. Bitkin, aşırı kalabalık, büyük çelişki ve kirliliklerle dolu olan Blade Runner’ın Los Angeles’ı, Scott bu kara film hikayesinde mesajını alttan alttan vermeyi seçmiş olsa da toplumun artık yorulduğunun gözler önüne seriyor.

5. Akira (Akira – 1988)

Akira

Japon animasyonunun kilometre taşı olan, Katsuhiro Otomo’nun 1988 yapımı distopik siperpunk (teknolojinin yüksek fakat yaşam şartlarının düşük olduğu birDünya tasvir eden bilimkurgu alt türü) bir film olan Akira, türünün en iyilerinden. Otomo’nun aynı isimli mangasından uyarlanmış Akira, 2019 yılının Tokyo’sunda genç motorsikletçi Tetsuo Shima ve motorsiklet çetesinin lideri Shotaro Kenada’nın kötü bir tuzağa düşürülmesini konu alıyor. Genel hikaye Tetsuo’nun psişik güçlerini keşfetmesi ve başka bir mahkum ve aynı güçlere sahip olan Akira’yı kurtarma çabalarını anlatıyor.

Akira’nın animasyonu 30 yıl sonra bile bizi etkilemeye devam ediyor ve Otomo’nun yeniden inşa edilmiş “Neo-Tokyo”su uzaktan güzel gözüküyor fakat en alt sınıfta yok olmak en rahatsız edici gelecek görüşlerinden biri.

6. Videodrome (Ekrandaki Dehşet – 1983)

Videodrome

Aşırı pornografi, sadomazoşizm, zihin kontrolü ve tüm televizyon kanallarının kritik rol oynadığı Videodrome, yönetmen David Cronenberg’in teknoloji ve cinsellik takıntılarının tehlikesini anlattığı filmidir. Etik olarak tartışmaya açık bir karakter olan Max Renn, kendi kanalı için yeni bir program aramaktadır. Bu sırada gerçek katillerin olduğu yeraltı yayınlarından Videodrom’u keşfeder. Bir yandan dehşete düşmüş fakat diğer yandan sapıkça bir merakla bu programın arkasındakileri bulmaya çalışır. Bu arayışı sırasında çok çekici bir kadın olan Nicki, teknolojinin yönlendiricisi Bianca O’Blivion ve birçok gizemli karakterle tanışır. Olaylar giderek daha karmaşık hale gelir ve Renn’in bağımlılığı artarak devam ederken program da geniş kitlelere yayılır. Cronenberg burada gerçekliğin doğası ile mantığı birbirine karıştırıyor.

7. A Clockwork Orange (Otomatik Portakal – 1971)

A Clockwork Orange

Tüm zamanların en çok tartışılan filmlerinden biri olan Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in romanından uyarladığı ve yıllar boyunca eleştirildikten sonra günümüzün en iyi distopya filmlerinden biri olarak görülen A Clockwork Orange, kendisiyle aynı görüşte olanlarla kurduğu çeteye liderlik eden genç, karizmatik bir sosyopat olan Alex’in, yıkım içinde olan gelecekçi distopik İngiltere’de, “aşırı şiddet” diye adlandırdığı şeyi aramasını konu alan bir film. Ama arkadaşları ona ihanet edip, polise yakalanmasına göz yumduktan sonra, politik kazançlar için tartışmaya yol açan davranış iyileştirme yöntemlerinde kobay olarak kullanılır. A Clockwork Orange’da Kubrick’in diğer filmleri gibi tüm eleştirilere rağmen yavaş yavaş kült filmler arasında yerini almayı başardı.

8. Children of Men (Son Umut – 2006)

children-of-men

21. yüzyılda çekilmiş olsa da listeye dahil etmek istedik bu distopik filmi. Eğer son yıllardaki popüler kültürdeki distopya filmlerinin başlangıcını ararsanız anahtar kelimeniz Alfonso Cuarón’un 2006 yapımı bilimkurgusu Children of Men olmalıdır. Cuarón’un gelişmiş bakış açısı ve ödüllü sinematografisi ile yönetilmiş Children of Men, büyük bir kıtlık yüzünden insan ırkının yok olma sınırına gelişini anlatıyor.

P.D James’in romanından uyarlanmış olan filmde, 2027 yılındayız ve 20 yıldır süren kuraklık sonunda dünya çapında oluşan kaosta hala ayakta kalmayı başaran tek devlet İngiltere’dir. Ama memur Theo Faron ile Dünya’daki tek hamile kadın olan Batı Afrikalı mültecinin yolları kesiştiğinde, Theo istemeyerek de olsa hamile kadının gitmeye çalıştığı yere kadar koruyucusu olma görevini üstlenerek, tek devlete, her çirkinliği yapabilecek politik gruplara ve karşılarına çıkan her şeyle savaşmak zorunda kalmıştır.

Brazil (Brezilya – 1985)

brazil

Terry Gilliam’ın kendine has tarzı distopya türündeki filmlerine çok iyi yansıyor fakat Brazil genelde Gilliam’ın kariyerindeki en iyi filmi olarak anılır ve distopya türünde en sağlam hikayelerden biri olarak kabul edilir.

Filmde geleceğin tuhaf ve gereksiz derecede karmaşık, olağandışı dünyasındayız. Devlet memuru Sam Lowrey, etrafını saran bu bürokrasi ve teknoloji cenderesinden bunalmış bir istatistikçidir. Kaçışı ve sükûneti, kendisini her şeyden izole ettiği hayallerde bulur. Rüyalarında devamlı olarak aynı kadını kurtardığını görür. Sam’in yaşadığı gerçek dünyayı ise, her şeyi görüp kontrol eden bir bilgisayar idare etmektedir. Jill Layton isimli genç kadın terörist olmakla suçlandığında, düzenli olarak hata kontrolleri yapmakta olan Sam bunda bir yanlışlık olduğunu fark eder ve Jill ile tanıştığında onun rüyalarında kurtarıp durduğu kız olduğunu anlar.

Metropolis (Metropolis – 1927)

metropolis

Listedeki en eski film olan Fritz Lang’ın 1927 yılındaki sessiz, Alman ve dışavurumcu başyapıtı Metropolis, hala 88 sene önceki gibi etkileyici. İlk uzun metrajlı bilimkurgu ve o zamana kadarki en pahalı yapım olan Metropolis, modern şehir distopyasında arasında büyük farklar olan sınıflara köprü olmaya çalışan, şehrin zengin hükümdarının oğlu Freder’in hikayesini anlatıyor. Gösterime girişi sırasında birçok iftiraya rağmen yıllar boyunca yükselişte olan Metropolis, kendi zamanının çok ötesinde olduğunu kanıtlamış durumda. Bugün çoğu kesim tarafından Lang’ın başyapıtı olarak anılmakta, sessiz sinema ve dışavurumcu Alman sineması devrinin yükselişinin başlangıcı olarak bilinmekte.